İstanbul Depremi: Naci Görür ve Şener Üşümezsoy’un Karşıt Teorileri ve Toplumsal Etkileri
📌 Bu haberde ne var |
Marmara Denizi’ndeki fay hattının gelecekte yaratacağı deprem konusunda iki farklı bilimsel yaklaşım öne çıkıyor: Prof. Dr. Naci Görür, “sismik boşluk” teorisine dayanarak 7’nin üzerinde yıkıcı bir deprem beklerken; Prof. Dr. Şener Üşümezsoy, parçalı fay yapısının enerjiyi küçük depremlerle boşalttığını ve büyük İstanbul depremi senaryosunun abartıldığını savunuyor. Tartışma, sadece bilimsel değil, toplumsal ve politik boyutlarıyla da kritik.

Önemi ↴
İstanbul, ekonomik, demografik ve kültürel merkezi olmasının yanı sıra Marmara’daki Kuzey Anadolu Fayı (KAF) üzerinde yer alması nedeniyle, jeolojik olarak en riskli metropollerden biri.
Prof. Dr. Naci Görür, 1766’dan bu yana kırılmayan Marmara segmentinin kritik eşiğe geldiğini ve 7.2–7.6 büyüklüğünde deprem üreteceğini söylüyor.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy ise fayın parçalı yapısını gerekçe göstererek 7’nin üzerinde bir deprem beklemiyor.
Bu zıt görüşler, halkın risk algısını ve yöneticilerin afet stratejilerini doğrudan etkiliyor.
Detaylar ↴
Marmara Fay Sistemi ve Jeolojik Arka Plan:
- KAF, 1939 Erzincan’dan başlayarak batıya doğru göç eden depremler zincirine sahne oldu.
- 1999 Gölcük depremi, Marmara’nın doğusunu kırdı. Batı ve orta segmentler risk odağı.
- Görür’e göre ortada kalan Kumburgaz segmenti “sismik boşluk” ve tek parça kırılırsa 7.2–7.6 büyüklüğünde deprem kaçınılmaz.
- Üşümezsoy, Marmara’da tek parça aktif fay olmadığını, 6.5 üzeri deprem beklenmediğini savunuyor.
Naci Görür’ün Temel Tezi:
- Marmara fayının üç segmenti var: Adalar, Kumburgaz, Tekirdağ.
- Adalar Fayı: 6 büyüklük.
- Kumburgaz Fayı: Minimum 7.2; Adalar ile birlikte kırılırsa 7.6.
- 250 yıllık periyot aşıldı, “uzatmaları oynuyoruz” diyor.
- Depreme hazırlığın sadece bina yenileme değil, altyapı ve ekonomi dahil bütüncül “deprem dirençli kent” politikası olması gerektiğini savunuyor.
Şener Üşümezsoy’un Karşı Tezi:
- Adalar Fayı’nı “ölü” olarak nitelendiriyor.
- Kumburgaz Fayı: Maksimum 6.5 büyüklük.
- 1894 ve 1912 depremlerini parçalı kırılmanın kanıtı olarak gösteriyor.
- “Büyük deprem bitti” söylemiyle panik yerine yapı risk analizine odaklanılmasını istiyor.
Karşılaştırma Tablosu:
| Kriter | Naci Görür | Şener Üşümezsoy |
|---|---|---|
| Fay Modeli | Bütüncül, kilitli segment | Parçalı, pasif segmentler |
| Maks. Büyüklük | 7.2 – 7.6 | 6.5 |
| Ana Veri | 1766 depremi, sismik boşluk | 1894 ve 1912 depremleri |
| Olasılık | %47 (1999 sonrası 30 yıl) | Net olasılık yok |
| Mesaj | “Deprem kapıda” | “Büyük deprem bitti” |
Toplumsal ve Politik Etkiler:
- Çelişkili söylemler halkta güven kaybına yol açıyor.
- Medya, felaket tellallığı ile rahatlatıcı söylemler arasında kutuplaşma yaratıyor.
- Siyasi aktörler, konsensus eksikliğini eylemsizliğe gerekçe yapabiliyor.
Açıklamalar ↴
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy
“Armutlu–Mudanya arasında deprem fırtınası bekliyorum. İstanbul’da yıkıcı deprem riski yok. Adalar Fayı zaten ölü.” — 24 Nisan 2025
“Bu deprem önemsiz. Kuzey Anadolu Fayı içinde.” — 3 Mayıs 2025
“Bu bir artçı. Yeni fay kırılması yok, normal süreç.” — 20 Mayıs 2025
“İstanbul’da büyük deprem senaryosu geçerli değil. Kumburgaz segmenti en fazla 6.5 üretir.” — 15 Temmuz 2025
“Deprem korkusu olmadan en rahat uyuyacağım şehir İstanbul. 100 yıl kırılmaz.” — 12 Ağustos 2025
“İstanbul’da deprem olmayacak. Deprem olacak diyenler bilimle alakası olmayan arkadaşlar.” — 14 Ağustos 2025
“Enerji Gemlik Körfezi’ne yöneliyor. İstanbul’da kırılacak uzun fay yok.” — Güncel açıklama
Prof. Dr. Naci Görür
“Kumburgaz ve Adalar fayları çoğunlukla kırılmadı. 7’nin üzerinde deprem kesin. Aksi söylemler halka rehavet pompalar.” — 14 Ağustos 2025
❓ Cevabı Olan Sorular ↴
İstanbul’da beklenen depremin büyüklüğü nedir?
Görür’e göre 7.2–7.6; Üşümezsoy’a göre 6.5.
Fay hattı tek parça mı kırılacak?
Görür tek parça kırılma beklerken, Üşümezsoy parçalı yapıyı savunuyor.
1766 depreminin önemi nedir?
Görür’e göre 250 yıllık periyot doldu; Üşümezsoy’a göre referans alınmamalı.
1999 depremi Marmara riskini azalttı mı?
Üşümezsoy evet; Görür hayır diyor.
Her iki tarafın ortak görüşü ne?
Mevcut yapı stokunun riskli olduğu ve güçlendirilmesi gerektiği.
🤔 Merak Edilen Diğer Sorular ↴
• Marmara’daki sismik boşluk tam olarak nerede?
• Kumburgaz çukuru neden kritik?
• Adalar Fayı gerçekten “ölü” mü?
• Küçük depremler büyük depremi engeller mi?
• Depreme dirençli kent nasıl inşa edilir?
Prof. Dr. Naci Görür ve Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’un İstanbul Depremi Teorileri Üzerine Karşılaştırmalı Analiz Raporu
1. Giriş: Marmara Depremi Tartışmasının Bilimsel ve Toplumsal Önemi
1.1. Konunun Çerçevesi
İstanbul, Türkiye’nin ekonomik, demografik ve kültürel kalbi olarak, olası bir büyük depremin potansiyel yıkıcı etkileri nedeniyle sürekli olarak jeolojik risk altında bir metropoldür. Megakentin nüfusu, altyapısı ve ekonomik faaliyetleri, Marmara Denizi’nin altından geçen Kuzey Anadolu Fayı’nın (KAF) kuzey kolu üzerindeki sismik potansiyel nedeniyle ciddi bir tehdit altındadır. Bu durum, yer bilimcileri ve uzmanları, on yıllardır bu fay hattının davranışını, kırılma potansiyelini ve yaratabileceği depremin büyüklüğünü anlamaya ve kamuoyunu bilgilendirmeye itmiştir. Ancak, bu çabalar, zaman zaman birbirine zıt görünen bilimsel açıklamalarla kamuoyunda kafa karışıklığı ve endişe yaratmaktadır. Bu çelişkili açıklamalar, sadece teknik bir tartışma olmaktan çıkıp, toplumun afetlere hazırlık bilincini, risk algısını ve devlete olan güvenini doğrudan etkileyen hayati bir mesele haline gelmiştir. Bu rapor, söz konusu bilimsel ayrışmanın en belirgin örneklerinden biri olan Prof. Dr. Naci Görür ve Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’un teorilerini ve açıklamalarını, tarihsel ve jeolojik dayanaklarıyla birlikte derinlemesine bir analize tabi tutmaktadır.
1.2. Raporun Amacı ve Metodolojisi
Bu raporun temel amacı, yer bilimcileri Prof. Dr. Naci Görür ve Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’un İstanbul depremiyle ilgili farklı görüşlerini tarihsel bir perspektifle toparlamak ve karşılaştırmalı bir analiz sunmaktır. Rapor, sadece bu iki uzmanın söylemlerini değil, aynı zamanda kendilerine katılan veya karşı çıkan diğer yer bilimcilerin görüşlerini de inceleyerek konuya bütüncül bir yaklaşım getirmektedir. Analiz, uzmanların fay modelleri, deprem büyüklüğü tahminleri, olasılık hesaplamaları ve tarihsel verileri yorumlama biçimleri gibi temel ayrışma noktalarını detaylandırmaktadır. Bu inceleme, bilimsel argümanların dayanaklarını ortaya koyarken, aynı zamanda bu tartışmanın kamuoyu ve politik karar alma süreçleri üzerindeki etkilerini de değerlendirmeyi hedeflemektedir. Bu rapor, nihai bir doğruya işaret etmekten ziyade, bilimsel bir konunun farklı yorumlarını ve bu yorumların çok katmanlı sonuçlarını okuyucuya objektif bir şekilde sunmayı amaçlamaktadır.
1.3. Ana Tezler
Prof. Dr. Naci Görür’ün ana tezi, Marmara Denizi’nin altındaki Kuzey Anadolu Fayı’nın kuzey kolunun, 1912 ve 1999 depremlerinin arasında kalan Marmara Denizi kısmında “sismik boşluk” oluşturduğu ve bu fayın bütüncül bir yapıya sahip olduğudur. Bu bütüncül yapının kırılması durumunda minimum 7.2, hatta 7.6’ya varan büyük bir depremin kaçınılmaz olduğunu savunmaktadır. Karşıt tezde ise, Prof. Dr. Şener Üşümezsoy, Marmara Denizi’ndeki fay hattının sanıldığı gibi bütüncül değil, parçalı bir yapıya sahip olduğunu ve büyük deprem üretebilecek aktif fay segmentlerinin bulunmadığını öne sürmektedir. Üşümezsoy’a göre, beklenen depremin büyüklüğü maksimum 6.5 civarında olacaktır ve 7’nin üzerinde bir deprem beklenmemektedir. Bu iki temel farklılık, uzmanların diğer tüm açıklamalarını şekillendiren temel bilimsel ayrımı oluşturmaktadır.
2. Marmara Denizi Fay Sistemi: Temel Jeolojik Arka Plan
2.1. Kuzey Anadolu Fayı (KAF) ve Marmara’daki Uzantısı
Marmara Denizi’nde yaşanan ve beklenen depremler, ana kara üzerinde 1.500 km’den fazla uzanan Kuzey Anadolu Fayı’nın (KAF) deniz içerisindeki kuzey kolu ile doğrudan ilişkilidir. KAF, jeolojik olarak Türkiye’nin en aktif ve tehlikeli fay hatlarından biridir. Bu fayın en karakteristik özelliklerinden biri, 1939 Erzincan depremi ile başlayan ve 1999’daki Gölcük depremine kadar devam eden, depremlerin doğudan batıya doğru göç etme eğilimidir. Bu sismik göç zinciri, 1999 yılında İzmit-Gölcük bölgesinde yaşanan yıkıcı 7.4 büyüklüğündeki depremle Marmara’nın doğusuna ulaşmıştır. Bu durum, bilim insanları için Marmara Denizi’nin batı ve orta kısımlarının bir sonraki büyük deprem için hedef haline geldiği hipotezini güçlendirmektedir.
Prof. Dr. Naci Görür, Marmara Denizi’nin altındaki fayın üç ana segmentten oluştuğunu belirtmektedir: Adalar Fayı, Kumburgaz Fayı ve Tekirdağ Fayı. Bu fayın, 1912 Şarköy depremi ile Marmara’nın batı ucunda ve 1999 Gölcük depremi ile doğu ucunda kırıldığı, ancak ortada kalan kısmının “sismik boşluk” olarak kaldığı ve enerji biriktirdiği görüşünü savunmaktadır. Görür’ün bu teorisi, KAF’ın genel davranış paterni ve enerji birikimi prensibi üzerine kuruludur. Bu nedenle, Görür’ün Marmara’ya yönelik uyarıları sadece bir tahmin değil, uzun yıllara dayanan jeolojik gözlemlerin ve bilimsel bir nedensellik zincirinin bir sonucudur.
2.2. Tarihsel Deprem Kayıtları
Marmara Denizi’ndeki fayların geçmişteki aktivitesi, güncel deprem tahminleri için kritik bir veri kaynağıdır. Prof. Dr. Naci Görür, teorisinin temelini büyük ölçüde 1766 yılında Marmara’da meydana gelen ve İzmit’ten Tekirdağ’a kadar geniş bir alanda etkili olan büyük depreme dayandırmaktadır. Görür, bu tarihi depremden bu yana 250 yıllık bir tekerrür periyodunun dolduğunu ve bu sürenin artık geçtiğini savunmaktadır. Bu periyodik hesaplama, Görür’ün “depremin kaçınılmaz olduğu” yönündeki uyarılarının en güçlü dayanaklarından birini oluşturmaktadır.
Ancak, Prof. Dr. Şener Üşümezsoy, bu yaklaşımı eleştirmekte ve Marmara Denizi’ndeki fayın parçalı kırıldığını kanıtlayan daha yakın tarihli verilere odaklanmaktadır. Üşümezsoy’a göre, 1894 yılında Çınarcık Çukuru’nda ve 1912 yılında Tekirdağ segmentinde depremler meydana gelmiştir. Üşümezsoy, 1766 depremini referans almanın hatalı olduğunu ve fayın parçalı kırılma modeli nedeniyle büyük bir deprem potansiyelinin olmadığını iddia etmektedir. Bu iki farklı yaklaşım, aynı jeolojik ve tarihsel verilere bakarak uzmanların nasıl tamamen zıt sonuçlar çıkarabildiğini gözler önüne sermektedir. Görür için 1766 bir bütüncül kırılma örneğiyken, Üşümezsoy için 1894 ve 1912, fayın parçalı ve daha düşük potansiyelli olduğunu gösteren kanıtlardır. Bu metodolojik farklılık, her iki uzmanın tüm tezlerinin temelinde yatmaktadır.
3. Prof. Dr. Naci Görür’ün Analizleri ve Kronolojik Gelişimi
3.1. Ana Tezi ve Bilimsel Dayanakları
Prof. Dr. Naci Görür, Marmara’da beklenen depremle ilgili temel tezini, Kuzey Anadolu Fayı’nın (KAF) Marmara’nın altından geçen kuzey kolunun kilitli ve bütüncül bir yapıda olması üzerine kurmuştur. Bu kilitli fayın, 1912 Şarköy depremi ile batısında ve 1999 Gölcük depremi ile doğusunda kırılmış olmasına rağmen, ortada kalan bölümünün kırılmadığını ve enerji biriktirdiğini vurgulamaktadır. Görür’e göre, jeolojinin temel bir ilkesi olan “sismik boşluk” kavramı, bu kırılmamış segmentin eninde sonunda kırılmak zorunda olduğunu ifade etmektedir. Bu durum, Görür’ün, Marmara’da depremin
kaçınılmaz olduğu yönündeki kesin ifadelerinin arkasındaki en önemli bilimsel dayanağı oluşturmaktadır. 1766 yılında yaşanan büyük depremin ardından, yaklaşık 250 yıllık bir tekerrür periyodunun dolduğu ve bu sürenin aşıldığı da bu tezi desteklemektedir.
3.2. Fay Segmentleri ve Büyüklük Tahminleri
Görür, Marmara Denizi içerisindeki fay hattını üç ana segmente ayırmaktadır ve her birinin potansiyelini ayrı ayrı değerlendirmektedir.
- Adalar Fayı: Yaklaşık 45 kilometre uzunluğundaki bu fayın tek başına kırılması durumunda 6 büyüklüğünde bir deprem üretebileceğini belirtmektedir.
- Kumburgaz Fayı: Yeşilköy açıklarından Silivri açıklarına kadar uzanan, 65-70 kilometre uzunluğundaki bu fayın kırılması durumunda ise minimum 7.2 büyüklüğünde bir deprem beklediğini ifade etmektedir. Görür, yakın zamanda meydana gelen 3.8 büyüklüğündeki bir depremi bu fay üzerindeki bir artçı sarsıntı olarak yorumlayarak, Kumburgaz Fayı’nın “zorlandığını” ve üzerindeki stresin değiştiğini belirtmiştir.
- Tekirdağ Fayı: Marmara’nın batı ucunda bulunan bu kolun, 1912 Şarköy depreminde kırıldığını düşündüğü için burada büyük bir deprem beklentisi olmadığını dile getirmektedir.
Görür’ün en kritik senaryosu ise Adalar ve Kumburgaz fay kollarının aynı anda kırılması durumudur. Bu senaryoda, depremin büyüklüğünün 7.5 veya 7.6’yı bulabileceğini belirtmektedir. Görür, 1766 depreminde fayın 3 ay arayla kırıldığına dair tarihsel kayıtlara atıfta bulunarak, bu tür bir kombinasyonun mümkün olduğunu vurgulamıştır.
3.3. Olasılık ve Zamanlama Değerlendirmesi
Prof. Dr. Naci Görür, depremin tam zamanını, gününü veya saatini bilimsel olarak tahmin etmenin mümkün olmadığını her fırsatta belirtmektedir. Ancak, bilimsel veriler ve olasılık hesaplamaları ışığında bir zaman aralığı ve olasılık öngörüsünde bulunmaktadır. 1999 depreminin ardından yapılan çalışmalar, Marmara’da 30 yıl içerisinde büyük bir deprem olma olasılığını başlangıçta yüzde 64 olarak belirlemiş, daha sonra bu oran revize edilerek yüzde 47’ye düşürülmüştür. Görür, bu oranın yazı-turadan bile daha yüksek olduğunu belirterek tehlikenin ciddiyetini vurgulamaktadır. 250 yıllık tekerrür periyodu hesabıyla 1766’ya 250 sene eklenerek 2016 yılının geçtiğine dikkat çeken Görür, bu durum için “uzatmaları oynuyoruz” ifadesini kullanmıştır.
Görür’ün bu söylemi, bilimsel belirsizliği kabul ederken, aynı zamanda aciliyet hissi yaratmayı amaçlayan bir iletişim stratejisini yansıtmaktadır. “Zamanlama önemli değil, önemli olan hazırlık” diyerek asıl hedefin dikkatten kaçmasını engellemeye çalışmaktadır. Bu yaklaşım, Görür’ün sadece bir bilim insanı olarak değil, aynı zamanda toplumu harekete geçirmeye çalışan bir aktivist rolü üstlendiğini göstermektedir.
3.4. Kentsel Hazırlık ve Politika Yorumları
Naci Görür için depreme hazırlık, sadece yapı stokuyla sınırlı değildir. “Deprem dirençli kentler” kavramını sıkça kullanan Görür, bu tür bir hazırlığın altyapı, çevre ve ekonomi gibi tüm unsurları kapsayan bütüncül bir yaklaşım gerektirdiğini savunmaktadır. Mevcut kentsel dönüşüm süreçlerini ve İstanbul’da planlanan yeni konut projelerini eleştirmekte, yapı yoğunluğunu artırmanın riski katlayacağını belirtmektedir. Görür, deprem hazırlığının bir “devlet politikası” haline gelmesi gerektiğinin altını çizerek , siyaset üstü bir konuya vurgu yapmaktadır. Yerel seçimler öncesinde yaklaşık 400 belediye başkan adayının kendisiyle görüştüğünü ancak seçim sonrası hiçbirinin geri dönmediğini dile getirmesi, siyasi aktörlerin bu konudaki tutumunu gözler önüne sermektedir.
Marmara Bölgesi’nin Türkiye’nin gayri safi milli hasılasının yaklaşık yüzde 60’ını ürettiğini hatırlatan Görür, burada yaşanacak büyük bir depremin ülkenin ekonomik ve hatta siyasi bağımsızlığını kaybetmesine neden olabilecek gerçek bir “beka sorunu” olduğunu iddia etmektedir. Bu yaklaşım, deprem riskini sadece teknik bir jeoloji meselesi olmaktan çıkarıp, ulusal güvenlik ve ekonomik istikrar düzeyinde bir öncelik haline getirme amacını taşımaktadır.
4. Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’un Karşıt Tezi ve Kronolojik Gelişimi
4.1. Ana Tezi ve Bilimsel Dayanakları
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy, Marmara Denizi’nde beklenen büyük bir deprem tehdidine yönelik, meslektaşı Naci Görür’ün savunduğu teorinin tam tersi bir görüşü uzun yıllardır dile getirmektedir. Üşümezsoy’un ana tezi, Kuzey Anadolu Fayı’nın Marmara’daki uzantısının bütüncül ve kilitli bir fay hattı olmadığı, aksine birçok küçük parçadan oluştuğu yönündedir. Bu parçalı yapıya dayanarak, Marmara’nın kuzeyinde 7’nin üzerinde bir deprem üretecek aktif bir fay segmentinin bulunmadığını iddia etmektedir. Üşümezsoy, 1999 depremi sonrası ortaya atılan “felaket senaryolarını” temelsiz bulduğunu ve bu senaryoların bilimsel olarak çürütüldüğünü öne sürmektedir. Kendisinin yıllardır dile getirdiği görüşlerin doğru çıktığını iddia etmesi, bu konudaki duruşunun ne kadar kararlı olduğunu göstermektedir.
4.2. Fay Segmentlerinin Durumu ve Büyüklük Tahminleri
Üşümezsoy, Marmara’daki fay segmentlerini Görür’den farklı bir şekilde yorumlamaktadır:
- Adalar Fayı: Üşümezsoy’a göre, Adalar Fayı, Marmara Denizi’nin açılışı sırasında çalışmış “ölü bir faydır” ve günümüzde aktif değildir. Bu görüşüyle, Görür’ün Adalar Fayı’nda 6 büyüklüğünde deprem beklentisine tamamen karşı çıkmaktadır.
- Kumburgaz Fayı: Üşümezsoy, Kumburgaz fayını 50 kilometrelik bir segment olarak tanımlamakta ve bu fayın üretebileceği maksimum deprem büyüklüğünün 6.5 olduğunu öne sürmektedir. Bursa’daki Gemlik depremini değerlendirirken de, bu bölgede maksimum 6.5 büyüklüğünde bir depremin mümkün olduğunu, 7.2 büyüklüğünde bir depremin ise imkansız olduğunu ifade etmiştir.
- Genel Marmara Riski: Üşümezsoy, genel olarak Kuzey Marmara’da 7 ve üzeri bir deprem beklentisinin bilimsel temelden yoksun olduğunu ve meslektaşlarının 7.4 büyüklüğündeki öngörülerini eleştirdiğini belirtmektedir. Bu görüşleriyle, İstanbul için en az riskli bölge olduğunu ve “büyük deprem bitti” ifadelerini kullanarak bir karşı-anlatı oluşturmaktadır.
4.3. Tarihsel Verilere Yönelik Yaklaşımı
Üşümezsoy’un Görür’den ayrıldığı bir diğer önemli nokta, tarihsel verileri yorumlama biçimidir. Görür’ün 1766 depremini ana referans noktası olarak almasına karşın, Üşümezsoy, daha yakın tarihli ve fayın parçalı kırılma modelini destekleyen 1894 Çınarcık ve 1912 Tekirdağ depremlerine atıfta bulunmaktadır. Üşümezsoy, yaptığı yüzlerce matematiksel çalışma sonucunda, fayın bütüncül değil, iki parçadan oluştuğunu ve bu parçaların 6.5 büyüklüğünün altında depremler ürettiğini belirtmektedir. Ayrıca, bu fay hatlarında artçı sarsıntı gözlemlenmemesinin, stres birikimi olmadığını gösterdiğini savunmaktadır. Üşümezsoy, “Yeşilköy’den Gaziköy’e 7.4’lük deprem palavradır” diyerek, meslektaşlarının teorilerini sert bir dille eleştirmektedir. Bu duruş, iki uzman arasındaki bilimsel fikir ayrılığının ne kadar keskin olduğunu ortaya koymaktadır.
4.4. Kamuoyu ve Siyasi Etki
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy, kamuoyuna yönelik açıklamalarında genellikle rahatlatıcı ve panik karşıtı bir dil kullanmaktadır. İstanbul’un “Türkiye’nin en sağlam ve risksiz bölgesi” olduğunu defalarca dile getirmesi , özellikle yüksek risk senaryolarından endişe duyan halk için bir denge unsuru oluşturmaktadır. “İstanbul’da büyük deprem bitti” gibi iddialı ifadeleri , Naci Görür ve Celal Şengör gibi uzmanların aciliyet vurgusunun tam tersi bir etki yaratmaktadır.
Bu iki zıt söylemin varlığı, halkın neye inanacağı konusunda ciddi bir kafa karışıklığına yol açmaktadır. Toplum, bir yandan “İstanbul’u terk edin” diyen uzmanları dinlerken, diğer yandan “geçti bitti” diyen uzmanların açıklamalarıyla karşılaşmaktadır. Bu durum, bilimsel verilere dayanan tartışmalar yerine, kişisel aidiyetlere ve psikolojik yatkınlıklara göre taraf seçme eğilimini güçlendirmektedir. Üşümezsoy’un bu söylemi, deprem korkusu yaşayan ve rehavete kapılmaya daha yatkın bir kitlede yankı bulurken, aynı zamanda olası bir büyük depreme karşı hazırlık çabalarını da baltalama riski taşımaktadır.
5. Diğer Yer Bilimcilerin Görüşleri ve Tartışmadaki Konumu
İki ana uzmanın tartışmaları, yer bilimleri camiasının geri kalanında da yankı bulmuş ve farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu durum, tartışmanın sadece Görür ve Üşümezsoy ile sınırlı olmadığını, daha geniş bir bilimsel fikir ayrılığının yansıması olduğunu göstermektedir.
5.1. Prof. Dr. Celal Şengör
Prof. Dr. Celal Şengör, Marmara’daki deprem riski konusunda Prof. Dr. Naci Görür’ün görüşlerine en yakın duran ve kamuoyunda en çok bilinen uzmanlardan biridir. Şengör, Naci Görür ile birlikte hareket ederek , Marmara Denizi’nde 7’nin üzerinde bir depremin yüzde 70 olasılıkla gerçekleşeceğini iddia etmiştir. Fayın Gebze açıklarına kadar kırılması durumunda büyüklüğün 7.5’e ulaşabileceği tezini savunmaktadır. Şengör’ün bu konudaki uyarıları, sadece teorik açıklamalarla sınırlı kalmamış, kendisinin de İstanbul’dan taşınma kararı almasıyla kamuoyunda güçlü bir etki yaratmıştır. Bu kişisel eylem, riskin ciddiyetine dair somut bir kanıt olarak algılanmış ve Görür’ün teorisini destekleyen bir unsur haline gelmiştir.
5.2. Prof. Dr. Okan Tüysüz
Prof. Dr. Okan Tüysüz, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Deprem Bilgilendirme Grubu üyesi olarak, 2006 yılında Naci Görür ve Celal Şengör ile birlikte Balıkesir’de meydana gelen 4.2 büyüklüğündeki depremi Marmara’daki büyük deprem için bir “uyarıcı” olarak değerlendiren ortak bir açıklama yayınlamıştır. Tüysüz, Marmara’nın “deprem olması beklenen bir bölge” olduğunu ve bazı fayların sürelerinin dolduğunu ifade ederek Görür’ün temel tezlerini desteklemektedir. Ancak, İstanbul’daki riskli bölgeleri sıralarken, İstanbul’da diri fay olmadığını ve kuzey kısımlarının zemininin sağlam olduğunu da belirtmiştir. Bu yaklaşım, deprem riskine karşı daha dengeli ve yerel jeolojik koşulları dikkate alan bir duruşu temsil etmektedir.
5.3. Diğer Uzmanlar
Doğan Perinçek gibi diğer yer bilimciler de Naci Görür’ün görüşlerine benzer uyarılarda bulunarak, büyük Marmara depreminin her an olabileceğini ve gerekli tedbirlerin alınması gerektiğini belirtmektedir. Ancak, bazı uzmanlar da Şener Üşümezsoy’un parçalı fay modeline yakın duruş sergileyerek, bilim camiasındaki ayrışmanın sadece iki kişiyle sınırlı kalmadığını, daha geniş bir yelpazeye yayıldığını göstermektedir. Bu kutuplaşma, bilimsel bir konsensusun oluşmasını engellemekte ve bu durum, politik karar alma süreçlerini ciddi şekilde zorlaştırmaktadır.
6. Görüşlerin Karşılaştırmalı Analizi: Bilimsel Ayrıntılar ve Yorum Farklılıkları
6.1. Karşılaştırmalı Analiz Tablosu
Aşağıdaki tablo, Prof. Dr. Naci Görür ve Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’un İstanbul depremi hakkındaki temel tezlerini, dayanaklarını ve yaklaşım farklılıklarını özetlemektedir.
| Kriter | Prof. Dr. Naci Görür’ün Görüşü | Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’un Görüşü |
| Fay Modeli | Bütüncül ve kilitli. Marmara Denizi’nin altındaki fay hattının bir bütün olarak kırılabileceği. | Parçalı ve pasif. Fay hattının küçük parçalardan oluştuğu, bütüncül bir kırılmanın mümkün olmadığı. |
| Ana Riskli Segment | Kumburgaz Fayı (minimum 7.2 büyüklük). Adalar Fayı (6 büyüklük). İkisi bir arada kırılırsa 7.6’ya kadar. | Kumburgaz Fayı (maksimum 6.5 büyüklük). Adalar Fayı’nı “ölü” ve aktif değil olarak tanımlamaktadır. |
| Beklenen Maks. Büyüklük | 7.2 ile 7.6 arasında bir deprem kaçınılmaz. | Kuzey Marmara’da 7’nin üzerinde bir deprem beklenmiyor, maksimum 6.5 mümkün. |
| Olasılık ve Zamanlama | 1999’dan sonraki 30 yıl içinde olma olasılığı yüzde 47. 250 yıllık periyodun dolduğu ve “uzatmaların oynandığı”. | Net bir zaman veya olasılık belirtmemekte. Beklentinin bilimsel temelden yoksun olduğunu savunmakta. |
| Tarihsel Veri Kullanımı | 1766 depremini bütüncül kırılmanın kanıtı ve 250 yıllık periyodun başlangıcı olarak kullanmaktadır. | 1894 ve 1912 depremlerini fayın parçalı kırılmasının kanıtı olarak kullanmaktadır. 1766 verisini eleştirmektedir. |
| Kentsel Hazırlık Yaklaşımı | Sadece bina yenilemenin yetersiz olduğunu, altyapı ve ekonomi dahil “depreme dirençli kentler” gerektiğini vurgulamaktadır. | İstanbul’u Türkiye’nin en az riskli bölgesi olarak görmekte, ancak vatandaşları resmi kurumların uyarılarını takip etmeye çağırmaktadır. |
| Kamuoyuna Mesaj | Tehlikenin kaçınılmaz olduğu ve acil önlem alınması gerektiği. “Deprem kapıda”, “uzatmaları oynuyoruz” gibi aciliyet vurgusu. | “Büyük deprem bitti” gibi ifadelerle paniğe gerek olmadığını belirtmekte. İstanbul’u en sağlam bölge olarak tanımlayarak rahatlatıcı bir söylem sunmaktadır. |
6.2. Teorik Yaklaşımların Değerlendirilmesi
Bu karşılaştırmalı analiz, iki uzmanın argümanları arasındaki temel ve sistematik farklılıkları gözler önüne sermektedir. Farklılıklar sadece depremin büyüklüğü tahminlerinde değil, aynı zamanda fayın jeolojik mekanizmalarının ve tarihsel verilerin yorumlanmasında da derinlemesine mevcuttur.
Prof. Dr. Naci Görür’ün sismik boşluk teorisi, uluslararası sismoloji camiasında yaygın olarak kabul gören ve Kuzey Anadolu Fayı gibi uzun, doğrultu atımlı fayların davranışını açıklamak için kullanılan standart bir modeldir. 1912 ve 1999 depremleri arasındaki fay segmentinin kırılmamış olması, bu bölgenin enerji biriktiriyor olduğu hipotezini bilimsel olarak güçlü bir şekilde desteklemektedir. 1766 depremi gibi tarihi kayıtlar da, bu bölgede potansiyel olarak büyük bir depremin gerçekleşebileceğine dair önemli veriler sunmaktadır. Bu nedenle, Görür’ün Marmara’daki riskin ciddiyetine dair uyarıları, köklü bir jeolojik nedensellik zincirine dayanmaktadır.
Öte yandan, Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’un parçalı fay modeli, Marmara’nın jeolojik yapısına dair alternatif bir yorum getirmektedir. Üşümezsoy, bu görüşünü desteklemek için Fransız bilim insanı Ronald Armijo’nun çalışmalarına ve dünyaca ünlü deprem uzmanları Nicholas Ambresey ve Dan Mckenzie’nin görüşlerine atıfta bulunmaktadır. Bu atıflar, Üşümezsoy’un teorisinin yerel bir görüş olmaktan öte, uluslararası literatürde de yankı bulan bir yaklaşıma dayandığını göstermektedir. Fayın parçalı yapısı ve küçük kırılmalarla enerjiyi boşaltma ihtimali, Üşümezsoy’un neden 7’den büyük bir deprem beklemediğini açıklamaktadır. Ancak, “İstanbul’da büyük deprem bitti” gibi kesin ifadeler, Üşümezsoy’un bu yaklaşımının bilimsel bir tartışma platformu yerine, kamuoyu nezdinde bilimsel bir kesinlik olarak algılanmasına neden olabilmektedir.
İki teorinin de kendine göre bilimsel dayanakları olmasına rağmen, genel bilimsel konsensusun Naci Görür’ün yüksek risk senaryosuna daha yakın olduğu görülmektedir. Ancak, bilimsel bir konunun farklı yorumlara açık olması doğaldır. Asıl sorun, bu tartışmanın bilimsel platformlardan ziyade, medyanın etkisiyle kamuoyu önünde yürütülmesidir.
7. Bilimsel Tartışmanın Toplumsal ve Politik Etkileri
7.1. Kamuoyundaki Güven ve Kafa Karışıklığı
Prof. Dr. Naci Görür ve Prof. Dr. Şener Üşümezsoy gibi önde gelen uzmanların Marmara depremi hakkındaki çelişkili açıklamaları, kamuoyunda ciddi bir kafa karışıklığı ve güvensizlik yaratmaktadır. Biri “deprem kapıda” diyerek acil önlemler alınması gerektiğini savunurken , diğeri “büyük deprem bitti” diyerek halkı rahatlatmaktadır. Bu durum, Prof. Dr. Nevzat Tarhan gibi psikiyatristlerin de belirttiği gibi, halkta belirsizlik, çaresizlik ve umutsuzluk duygularını artırarak kronik bir stres ve kaygı haline dönüşmektedir.
Bu çelişkili açıklamalar, sadece bireysel panik yaratmakla kalmayıp, bilime ve bilimsel otoriteye olan inancı da zedelemektedir. Toplum, hangi uzmanın doğru söylediğini bilemediği için, bilimsel veriler yerine kişisel aidiyetlerine veya rahatlatıcı bulduğu söylemlere göre taraf seçme eğilimi göstermektedir. Bu durum, afetlere hazırlık süreçlerini doğrudan etkileyebilir ve kamuoyunun tehlike algısını çarpıtabilir. Güvenin kaybolduğu bir ortamda, ne kadar doğru olursa olsun, hiçbir bilimsel uyarı ciddiye alınmayabilir ve bu da afet riskini katlanarak artırır.
7.2. Medyanın Rolü
Medya, bu çelişkili tartışmanın kamuoyuna aktarılmasında kritik bir rol oynamaktadır. Uzman görüşlerinin nasıl çerçevelendiği, hangi ifadelerin öne çıkarıldığı ve hangi uzmanlara daha çok yer verildiği, toplumun risk algısını ve bilime duyduğu güveni doğrudan etkileyebilmektedir. Bazı uzmanlar “felaket tellalı” olarak etiketlenirken, diğerleri “rahatlatıcı uzman” rolüyle öne çıkabilmektedir. Medyada bu tartışmanın bilimsel bir münazaradan çok bir polemik haline gelmesi, konunun karmaşıklığını ve derinliğini yok sayarak, halkın doğru bilgiye ulaşmasını zorlaştırmaktadır. Bu durum, bilgi kirliliğinin somut bir örneğini oluşturmakta ve toplumsal kriz anlarında kamuoyunun doğru yönlendirilmesini sekteye uğratmaktadır.
7.3. Politik Karar Alma Süreçleri Üzerindeki Etkisi
Bilimsel konsensus eksikliği, politik karar alıcılar için harekete geçmekten kaçınmak veya daha az maliyetli ve popülist çözümlere yönelmek için bir bahane oluşturabilmektedir. Prof. Dr. Naci Görür’ün, deprem hazırlığının bir “devlet politikası” haline gelmesi gerektiği yönündeki çağrıları ve yerel seçimler öncesi belediye başkan adaylarının kendisine danışıp, seçim sonrası konuyu gündemden düşürmesi gibi anekdotlar , siyasi iradenin bu konudaki tutumunu gözler önüne sermektedir.
Bilim insanlarının çelişkili açıklamaları, siyasi aktörler için “uzmanlar bile anlaşamıyor” argümanıyla eylemsizliği meşrulaştırma imkanı sunar. Bu durum, bilimsel tartışma ile devletin etkili bir hazırlık planı geliştirememesi arasında bir geri besleme döngüsü yaratmaktadır. Naci Görür’ün vurguladığı gibi, “Depremde siyaset olmaz” demesine rağmen, bu tartışma, Türkiye’nin en büyük politik ve ekonomik sorunlarından biri haline gelmiştir. Bu nedenle, bilimsel verilerin politik bir öncelik haline getirilmesi ve riskin ciddiyetine dair tutarlı bir resmi duruş sergilenmesi hayati önem taşımaktadır.
8. Sonuç ve Çok Katmanlı Değerlendirmeler
8.1. Görüşlerin Sentezi
Prof. Dr. Naci Görür ve Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’un İstanbul depremi teorileri, Kuzey Anadolu Fayı’nın Marmara Denizi’ndeki uzantısının jeolojik yapısı ve davranışına dair iki temel, zıt hipotezi temsil etmektedir. Görür’ün bütüncül fay modeli ve sismik boşluk teorisi, KAF’ın genel sismik davranışı ve tarihsel verilerle uyumlu güçlü bir argüman sunmaktadır. Ancak, depremin kesin zamanlaması konusundaki belirsizlik, kamuoyunda kaygı yaratma potansiyeli taşımaktadır. Öte yandan, Üşümezsoy’un parçalı fay modeli, fayın jeolojik olarak karmaşık yapısına dair alternatif bir yorum getirmekte ve daha düşük bir risk senaryosu çizmektedir. Ancak “büyük deprem bitti” gibi ifadeleri, potansiyel olarak rehavete yol açma ve hazırlık süreçlerini sekteye uğratma tehlikesi barındırmaktadır.
8.2. Raporun Ana Bulguları
Bu raporun ana bulguları, yer bilimcileri arasındaki tartışmanın sadece depremin büyüklüğüyle sınırlı olmadığı, aynı zamanda fayın geometrisi, kırılma mekanizması ve tarihsel verilerin yorumlanması gibi temel bilimsel parametrelerde de derin ayrılıklar içerdiğidir. Bu ayrılık, bilimsel bir konunun doğasında olsa da, medyanın ve siyasetin etkisiyle kamuoyunda bir “bilimsel kutuplaşma” olarak algılanmaktadır. Bu durum, halkın ve siyasi karar alıcıların, hangi senaryoya göre hareket edeceği konusunda belirsizlik yaşamasına neden olmaktadır. Her iki teorinin de kendine özgü bilimsel dayanakları bulunmasına rağmen, birbiriyle çelişen mesajların yayılması, bilime ve uzmanlara olan güveni aşındırmakta ve afetlere hazırlık bilincini zayıflatmaktadır.
8.3. Nihai Öneriler
Bu karmaşık tabloya rağmen, uzmanların genel olarak ortak bir zeminde buluştuğu bazı noktalar vardır: Marmara’da deprem riski mevcuttur ve hazırlık hayati önem taşımaktadır. Bu bağlamda, kamuoyuna ve yetkililere yönelik nihai öneriler şunlardır:
- En Kötü Senaryoya Göre Hazırlık: Bilimsel bir konsensus sağlanamasa bile, halkın ve yetkililerin, riskin en yüksek olduğu senaryoya göre (büyük ve yıkıcı bir deprem) hazırlık yapması gerekmektedir. Bu, bir “tedbir” prensibi olarak ele alınmalı ve risk azımsanmamalıdır.
- Tutarlı ve Güvenilir İletişim: Resmi kurumların (AFAD, Kandilli Rasathanesi vb.), bilimsel verileri tek bir merkezden, net, tutarlı ve güven verici bir dille kamuoyuna aktarması gerekmektedir. Uzman tartışmalarının bilimsel platformlarda yürütülmesi, kamuoyunda yaratılan kafa karışıklığını azaltacaktır.
- Deprem Hazırlığının Devlet Politikası Haline Getirilmesi: Deprem hazırlığı, sadece bina yenileme veya kentsel dönüşümden ibaret değil, altyapı, acil durum yönetimi, lojistik, sosyal ve ekonomik boyutlarıyla ele alınması gereken kapsamlı bir “devlet politikası” olmalıdır. Bu politika, uzun vadeli ve siyaset üstü bir yaklaşımla sürdürülmelidir.
Bu çok katmanlı analiz, Marmara depremi konusunun sadece jeolojik bir problem olmadığını, aynı zamanda derin toplumsal, psikolojik ve politik sonuçları olan bir beka meselesi olduğunu göstermektedir.
